Ahalim Sözün izinde, insanın hikayesinde.
Blog

Yedi Uyurlar Manastırı'nın Duvarlarında Bir Alp Borusu

Bazı fotoğraflar planlanır. Bazılarıysa insanın karşısına çıkar.

fotocu 2 gün önce

Kapıkırı'nı ziyaret ettiğim gün, tarih ve doğanın iç içe geçtiği o eski taşların arasında hiç beklemediğim bir görüntüyle karşılaştım. Yanında uzun, neredeyse insan boyunu birkaç kez aşacakmış gibi görünen ahşap bir çalgı taşıyan bir gezgin vardı. Bir başka kişi de bu sıra dışı enstrümanı taşımakta ona yardım ediyordu.

İkisinin de kim olduğunu bilmiyordum.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla karşılaştığım bu gezgin, dünyanın farklı bölgelerinde Alp borusunu çalmayı kendisine adeta bir yaşam biçimi edinmiş bir dünya vatandaşıydı. Benim içinse bütün hikâye o rastlantıyla başladı: Yedi Uyurlar Manastırı'nın eski taşları üzerinde, Anadolu'nun dağları karşısında bir Alp borusu...

Ve fotoğraf makinem elimdeydi.

Dağların sesi: Alp borusu

Alp borusu — Alphorn — ilk bakışta bir müzik aletinden çok, ustalıkla biçimlendirilmiş uzun bir ağaç gövdesini andırır. Geleneksel olarak İsviçre Alpleriyle özdeşleşmiş olan bu çalgının en dikkat çekici özelliği, üzerinde modern nefesli çalgılardaki gibi ses delikleri, tuşlar veya pistonlar bulunmamasıdır.

Bu nedenle müzisyen melodiyi parmaklarıyla değil, büyük ölçüde nefesi ve dudaklarıyla oluşturur.

Borunun uzunluğu genellikle üç metreyi aşar. Uzun gövdesi sonunda genişleyerek çan biçimindeki ağız bölümüne ulaşır. Bu yapı, sesin açık arazide çok uzaklara taşınabilmesini sağlar.

Alp borusunun geçmişinde de zaten uzaklık vardır.

Dağlık bölgelerde yaşayan insanların birbirleriyle haberleşmesinde, sürülere seslenilmesinde ve vadinin öte yanına işaret gönderilmesinde kullanılan bu güçlü ses, zaman içinde halk müziğinin karakteristik çalgılarından birine dönüşmüştür.

Çalmak göründüğü kadar kolay değil

İlk bakışta insanın aklına doğal olarak şu geliyor:

“Uzun bir boru; kuvvetlice üflemek yeterli olmalı.”

Oysa tam tersine.

Alp borusunda güzel bir ses çıkarabilmek yalnızca güçlü nefes gerektirmez. Müzisyen dudaklarının açıklığını ve gerginliğini son derece hassas biçimde değiştirerek borunun doğal armonik sesleri arasında geçiş yapar.

Nefes basıncı, dudakların titreşimi ve ağız boşluğunun biçimi birbirine uymazsa istenilen nota yerine bambaşka bir ses çıkabilir.

Üstelik müzisyenin önünde başvurabileceği tuşlar yoktur.

Parmakların yardım etmediği yerde bütün görev nefese, kulağa ve dudak hâkimiyetine düşer.

Belki Alp borusunun sesinin bu kadar doğal gelmesinin nedeni de budur. İnsan nefesi, birkaç metre uzunluğundaki ahşap gövdede büyür; sonra da vadinin içine bırakılır.

Alplerden Anadolu'nun taşlarına

Fotoğrafı benim için özel yapan yalnızca sıra dışı bir müzik aletini görüntülemiş olmam değildi.

Bir tarafta yüzyılların izlerini taşıyan Anadolu taşları ve Yedi Uyurlar Manastırı...

Diğer tarafta kökeni Avrupa'nın yüksek dağlarına uzanan Alp borusu...

Ve bunların arasında, adını dahi bilmediğim bir gezgin.

Belki de fotoğrafın asıl hikâyesi tam burada yatıyor.

O insanın nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmiyorum. Yanındaki ve uzun boruyu taşımasına yardım eden kişinin de kim olduğunu bilmiyorum. Bildiğim yalnızca, yollarımızın Kapıkırı'nda çok kısa bir süre için kesiştiği.

O, dünyanın farklı köşelerinde borusunu üflemeye devam edecekti.

Ben de yoluma devam edecektim.

Ama o gün, tarihî taşların üzerinde yükselen Alp borusunun sesiyle zaman ve coğrafya kısa bir an için birbirine karıştı.

Bir İsviçre dağ çalgısı Anadolu'nun eski taşları üzerinde yankılandı.

Ben de deklanşöre bastım.

Bazen bir fotoğraf için insan kilometrelerce yol gider.
Bazen de hikâye, siz hiçbir şey aramazken gelip objektifinizin önünde durur.

Yorumlar 0

Yorum yapmak için giriş yapın.

Henüz yorum yapılmadı.